Düşünüyorum, öyleyse..

Bazen uzun uzun düşünüyorum. Yapayalnız dertlerimi, yanıma alarak. Düşünmek beni olgunlaştıran en temel ihtiyaç, ruhumu doyuran.. Ne zaman düşünsem biraz daha büyürüm. Kimsenin canımı yakmasına izin vermeden, can yakan tüm gerçekleri yüzüme vurarak düşündüm. Ben en çok kendi canımı yaktım kimseyi beklemeden. Nedenler de boğulduğum zaman, gerçekler ile kendime geldim. Gecenin sessizliğine hayran kaldım, boğazımdan kaçan hıçkırıklarla. Hayallerimi bir kenara bıraktım, çoğu zaman kim olduğumu da unuttum.. Verilen sözleri, verdiğim sözleri. Ben aslında kendimi düğümledim, boğazımda ki yumru da.. Boşverdim, yarınlara tutsak olan kalbimi. Kimi zaman çareleri bile unutup, teselli ettim kendimi. Hatıralarımda ki kirli anıları silip, güzel yarınlar bıraktım yerine. Bir kaç keşkenin içinde âh çekmektense. Keşkelerimi bile unutarak büyüdüm. Büyümeyi bi kere bile arzu etmeyen bir çocukken, yaralarımın kabuklarını kanatarak düşündüm. Göz yaşlarımı ama’larıma armağan ede ede büyüdüm..

~

Gecenin en can alıcı karanlığın da, parıl parıl parıldayan, göz kamaştıran Aya vurgundu yüreği. Hafif ciseleyen yağmurun altında, beş dakika sonra ölücekmiş gibi, eşsiz bakıyordu gözleri. Sokak lambasında ki cılız ışığın, karanlık tarafına tünemişti cesur Kuş, gözlerinin önünde, ona bahşedilen manzarayı izliyordu sadece.. göç etmesi gereken bir yer vardı bi kere, lâkin ne bırakabildi, ayı seyretmeyi, ne de vazgeçebildi bu sevdadan. Bilmiyordu ayrıca, nereye uçarsa uçsun, Ayın da onunla geleceğini.. Öyle büyük bir kaybetme korkusu ki, bütün tüylerini havaya dikmişti bile. İlkel duygularıyla durmuyordu minicik kalbinin direği titreten atışları. Rüzgarın sertliğine inat sıkıca tutunmuştu penceleri, lambanın kenarına. Ne kadar uçarsa uçsun asla varamayacağını biliyordu, ama bu tarifsizdi işte. Bile bile ölüme gitmekti bu. Ciğerlerinin patlayacağını, belki kanatlarının yok olucağını bile bile uçmak istiyordu ona, kavuşmak. En sonunda bir saniye bile düşünmeden kanat çırpmaya başladı karanlığa. Kalbinin özgürlüğe olan ilk adımlarında, eşlik edercesine bir ritim tuttu kanatlarıyla. Uçmayı öğreneli ne kadar olmuştu ki? Varsındı, ucun da ölüm de olsa bu yolda ölmek istiyordu O. Yağmur durmuştu artık, içinde ki kor ateşi söndüremeden hem de. Onun yerini ince kanatlarına doğru esen sert poyraz aldı hemen. Ciğerine çektiği her hava, umut vaat ediyordu, yakarken içini. Minik kalbi ne kadar dayanır işte orası, saklıydı kaderinde. Sessizce fısıldadı yüreğine. ölsem de göz bebeklerime sığmayan heybetli bir yansımayla Göçüp gideceğim buralardan. Böyle bir sevdaydı işte. gözden kaybolana dek hafızalarda yerini alan kapkara tüyleri karıştı geceye, Ayın korkutucu aydınlığına inat..

Tarçın ✨

İstanbulun Kasımında bir gece, kimse olmasa mesela. Sokaklar bomboş, insanlar sessiz olsa. Olması gerekenler olsa sadece. Denizin birbirini döven hırçın dalgaları olsa, Rüzgar gürültüyle sertçe esse bana doğru, poyrazlara karışsa kalbim mesela. Arada bir de yüzümü üşüten nemli ve tuzlu serinlik olsa. Burnumun kızarıklığı da. Düşüncülerimi bile ele geçiren çarpıcı soğuk. Ve arada tadını alıcak kadar duyduğum tarçın kokusu. Köprünün değişmeksizin yanan turuncu ışıkları olsa. Sonra çok uzaklarda, ışıklarını gördüğüm evlerde, kimi mutlu, kimi yorgun, kimi yalnız, kimi bıkmış, kimi tükenmiş, kimisi de yeniden başlangıcın peşinde olsa. Ve sadece iki bank olsa sahilde. Birinde hayalimde oturan insanlar olsa, diğerinde ise sadece ben. Dalsam bi yerlere, hiç bişey düşünmeden. Düşünecek çok şey varken ,düşünmekte basit zaten. Asıl mesele düşünmemeyi başarmak olsa. Mesela diyorum, mesela bir ben, bir de yarım kalmış şeyler olsa, yarım kalmış insanlar, yarım kalmış kitaplar, yarım kalmış dostluklar, yarım kalmış hayatlar olsa. Simetri hastası bi insanın, dağınık bi odada kafayı yiyip, onu toplamaya gücü olmadığı için de boşvermesi gibi. Yarım kalmış şeyler. Ve tamamlıyamıyacak kadar yarım kalmış bir Ben gibi.